İslâmbol Tarih: Ecdadın İzinde...

İslambol’un Tarihi: Dersaadetin, Müjdelenen Fethin ve Hilafetin Mukaddes Öyküsü


İnsanlık tarihinin kalbi, kıtaların ve denizlerin kesişim noktası olan bu mübarek şehir; salt bir coğrafya parçası değil, asırlar boyu İslâm’ın sancağını burçlarında gururla taşımış mukaddes bir emanettir. Yenikapı kazılarının fısıldadığı kadim geçmişinden Roma ve Bizans devirlerine uzanan şehir, asıl ruhunu ve hakiki kimliğini Müjde-i Nebevi’ye nail olduğu o kutlu şafakta bulmuştur. Halkın ve ulemanın lisanında “İslâm’ın bol olduğu yer” manasına gelen İslambol, yeryüzünde adalet-i ilahiyyenin ve nizam-ı âlemin asırlarca çarpan kalbi olmuştur.


İşte Horasan erenlerinin dualarından Fatih’in azmine, ulu camilerin gölgesinden Hilafet makamına uzanan İslambol’un manevi tarihi:

Müjde-i Nebevi ve Mukaddes Hasret

İstanbul’un İslâm tarihiyle olan rabıtası, fetihten asırlar önce Medine-i Münevvere’de kurulmuştur. Sevgili Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) dillerden düşmeyen o meşhur tebşiratı, İslam ordularının en büyük mefkuresi olmuştur:

“Kostantiniyye mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, o ordu ne güzel ordudur.”

Bu kutlu müjdeye mazhar olabilmek gayesiyle ashab-ı kiram, Emeviler ve Abbasiler dönemlerinde defaatle bu surların önüne gelmiştir. Bu uğurda şehit düşen ve şehrin manevi muhafızı olan Eba Eyyûb el-Ensari (r.a.), İslambol’un manevi temel taşı ve fethin en büyük müjdecisi olarak bu topraklara sırrını bırakmıştır.

Tarihler 29 Mayıs 1453’ü gösterdiğinde, Akşemseddin Hazretleri’nin duaları ve manevi terbiyesiyle yetişen 21 yaşındaki genç hükümdar Sultan İkinci Mehmed Han, bu mukaddes hasrete son verdi. Dehasıyla gemileri karadan yürüten, sarsılmaz imanıyla aşılmaz denilen surları aşan ulu hakan, yalnız bir şehri fethetmedi; bir çağı kapatıp İslâm’ın adalet çağını açtı ve “Fatih” unvanıyla şereflendi.


Fethin ilk cumasında, şehrin en büyük ulu mabedi olan Ayasofya-i Kebir, Fatih’in ilk hutbeyi irat etmesiyle birlikte Cami-i Şerif’e dönüştürüldü. O günden sonra bu ulu kubbe, kıyamete kadar sürecek olan fethin en büyük mührü ve tevhidin sembolü haline geldi.

Payitaht-ı Zemin:
İslambol’un Altın Çağı

Feth-i Mübin’in ardından şehir, Osmanlı Cihan Devleti’nin ulu payitahtı oldu. Fatih Sultan Mehmed’in mimari ve ilmi hamleleriyle küllerinden doğan şehir, kısa sürede bir “Dersaadet” (Mutluluk Kapısı) haline geldi. Sultan Yavuz Selim Han’ın Mukaddes Emanetleri bu şehre getirmesiyle birlikte İslambol, artık yalnızca bir başkent değil, tüm dünya Müslümanlarının göz bebeği olan Hilafet Makamı’na dönüştü.


İslambol, asırlar boyunca İslam medeniyetinin zarafetini ve estetiğini dünyaya haykırdı: Mimar Sinan’ın dehasıyla yükselen ve göğe uzanan Süleymaniye minareleri, Osmanlı sarayının asaletini ve peygamber sevgisini bağrında taşıyan Topkapı Sarayı, Altı minaresiyle şehri selamlayan Sultanahmet Camii, medreseler, tekkeler, aşevleri ve sebiller…


Şehir, İslâm’ın şefkat ve adalet anlayışıyla idare edildi. Gayrimüslim tebaa Müslümanların adalet şemsiyesi altında inançlarını özgürce yaşarken, mahallelerde sadaka taşları ve kuş evleri gibi zarif vakıf medeniyeti numuneleri yükseldi.

Kıyamete Kadar Sürecek Manevi Miras

Osmanlı Cihan Devleti tarih sahnesinden çekilip yerini Türkiye Cumhuriyeti’ne bıraksa da, İslambol’un taşıdığı mukaddes ruh asla zeval bulmamıştır. Bugün bu kadim şehir; minarelerinden yükselen ezan sesleri, cami kubbelerindeki hat sanatları, türbelerindeki zikir feyizleri ve her köşesine sinmiş sahabe, evliya ve şehit dualarıyla İslam dünyasının manevi başkenti olmaya devam etmektedir.


İslambol Tarih olarak, bu kutlu şehrin taşındaki İslâm mührünü, surlarındaki fetih ruhunu ve sinesindeki manevi hazineleri ümmetin sinesine nakşetmeye, ecdadımızın mukaddes mirasını yaşatmaya kararlıyız.